Wednesday, 1 July 2015



Basri'nin marifetleri arasına, 9.kitabı olarak, bir yeni başlık girdi... 
Bu kez hikâyeler yazdı.
Kapağını İngiliz ressam, canlandırma sanatçısı Mark Elliott yaptı; edebiyata katkı için bağışladı, siz de kitabı alırsanız, Türk Edebiyatında ihtiyaç duyulan çoşkuya merhaba dersiniz...


¨Geçiyordum, Uğradım!¨
Öyküler
İskenderiye Kitaplığı Yayınevi, 2015 Mayıs, 1.Basım




Tuesday, 30 June 2015



Şamata olsun, Marina'nınki gibi olsun!

Kuzenim Zeynep Dilek Ercan'la, günün birinde, yollara dökülüp ¨Avropa¨ turu yapacağımız aklıma gelmezdi, işte günün biri geldi ve oldu.
Sevindim, mutlu oldum.
Ailemizin 'Florance Nightangle' i diye adlandırdığımız, her şeye her zaman ve her durumda koşturan Zeynep Dilek'i, kızım Gülin Dreesen'in Belçika-Leuven'deki evinde konuk etmek fikri ardından kısa bir tura razı etmesi, bir saniyelik iş oldu.
¨Dilek'ciğim, haydi kalk Avropaa'ya gidelim, çeşmelerinden soğuk sular içelim!'
¨Ya-hooo! Yarın sabah valiz hazırdır...¨
Elbette gönül arzu ederdi ki, Ercan ailesiyle birlikte gezilsin, ama fırsat elvermedi.
Biz iki çocukluk arkadaşı, ağbi kardeş, teyze kızım Zeynep Dilek'le yollara birlikte koyulduk.
Gülin'in yaşadığı kent Leuven'i, şetaret torunumuz Maren Mina'nın şaklabanlıklarını, ¨İtaaaalya?!¨ diye geçenlerde gittiklerinden pek beğendiği için tutturması, sonra efendim Amsterdam'a geçişimiz, orada bir gece Stayokay Hostel'inde kızlar koğuşuna Dilek'i yerleştirip, kendimi de erkekler arasında zannedecekken benim koğuşuma yer yokluğundan kalmaya razı olmuş civanmert üç Çekoslavak güzelinin misafir oluşu, alaca karanlıkta üst baş değiştirmeleri, sonra efendim ertesi gün şehrin Kırmızı Lambalı Evler sokaklarında camekân güzellerini Dilek'e gösterip onu şaşkına çevirmek, orada bulduğumuz bir balık ekmekçiden türlü atıştırmalar, sonra Brüksel'e, sonra Brugge'a, sonra Ostendee'ye gidiş, ardından Paris'e araba kiralayıp geri dönüş başlı başına hikâye'dir.
Paris gezisi, daha önceki yerleri avcumun içi gibi bildiğimden, tıpkı diğer şehirlerin kılavuzu gibi bir mihmandarlık misali olarak dilden dile geçecek, kulaktan kulağa aktarılacak biçimde sürecekti sürmesine, lakin göbeği burnunda ve yakın zamanda beni ikinci kez dede yapacak olan kızım da bize katılınca, Maren Mina'yı babaanne Miet Hanıma bırakıp geziye iştirak etmesiyle yavaşladı, çok yer dolaştıramadım kuzen Dilek'e...
Yoksa, biz ikimiz, Paris kazan biz kepçe misali altını üstüne getirirdik evvelallah...
Birisiyle yola çıkmak çok önemlidir. 
Yanınızdaki insanın mızmız, burnu düşse eğilip almaz, kolay beğenmez, müşkülpesent ve dırdırcı olması, hele yolculuklarda, hiç çekilmez.
Allah herkese, kuzen kardeşim Zeynep Dilek gibi yol arkadaşı versin. Otur dedim oturdu, iç dedim içti, ye dedim yedi; daha ne olsun! Kaldırımlarda taban teptik, bana mısın, demedi... Kuru, katıksız ekmek versem, sesi çıkmayacak bir yol arkadaşı!
Neyse ki, kentlere dair tarihî bilgilerle dolu açıklamalarım da ona yetip artıyor, birkaç günde ne görülebilecekse, hele Paris gibi bir geniş mekânda, onlarla yetiniyordu.
Arasan bulunmaz seyahat arkadaşıdır...
Paris'te, Caulaincourt Boutique Hostel adlı bir yerde geceyi geçirecektik; şehrin eğlence merkezi Moulin Rouge'ya yakın bir yerdedir, şıp diye bulduk! Hostel tercih etmemiz, otel fiyatlarının fâhiş olması yanı sıra, yaşamında gençlerle birlikte kalınan hostellere ait tecrübesi olmamasıydı, Dilek'in; ben maşallah epeyi tecrübeliyim.
Kızı yaşında kızlarla beraber kalması hoş olacaktı, açıkçası; ilgi çekiciydi.
Kaldığımız hostelin sıcak Paris gecesinde yarı açık pencereleri sokaktan gelen bir şamatayla, gürültü patırtıyla kısa sürede perdelendi; başka bir şey duyulmaz oldu.
Ben titizliği suratından belli olan bir Hırvat delikanlıyla altlı üstlü yatıyordum; ranzada yani... Burada, Amsterdam'da karşılaştığımca, tesadüfen, Çek kızlar yoktu! Odadaki diğer iki delikanlı yastığa baş koyar koymaz horultuyla rüya âlemine yuvarlanıp giderken, Hırvat delikanlı dünyanın zaptiyesi gibi ortalığı intizama sokmak kararındaydı; uyumadı.
Ben de bir süre uyuyamadım, ama benimkisi titizlikten değildi. Sokaktan gelen kahkaha, şen şakrak çığlıklar, şarkılar, arada bir duyulan akordiyon sesleri, kızlı erkekli dans edilen müziklerin çalıntısı sabah dört sularına kadar sürdü, sonra kesildi.
Ertesi sabah, yani bize kalan uyku saatiyle dört-beş saat sonra, hostelin kahvaltı salonundayız. Dilek ve ben, gece boyu kızlı erkekli ayrı odaların pencerelerinden içeri taşan bu seslerle uyuyamamış olmaktan hiç şikâyetçi olmaksızın, hem de aynı anda, birbirimize bu durumu itiraf edip duyduğumuz şamatadan memnuniyetimizi anlattık.
Evet öyleydi! Ben kendi hesabıma memnundum. Zira buralarda, Paris'i de içine katarsanız Güney Avrupa şeridindeki ülkelerde yaz, bahar geceleri insan sesleriyle dolar; buralarda bu sesler olmazsa, asıl o vakit, insana hüzün çöker...
Uykumuza devam edip, uzaktan uzağa bir eğlence dinlemeyi sürdürerek geçirilen zaman, bize o yüzden rahatsızlık vermemişti.
Yakın zamanlarda yıldızı parlamaya başlamış şarkıcı İspanyol dilberi, bir şalı ve elinde yelpazesi eksik, Marina Garcia'nın son günlerde ortalıkta dolaşan şu videosu, durumu açıklıyor.
Benzerini Lizbon'da, fado-barlar polis mecburiyetiyle sabaha karşı 2'de kapatılınca, insanların sokaklara taşıp müziğe, şarkıya, eğlenceye ve sohbete doymadan sabahladıklarını görmüştüm.
Marina'nın, gece yarısını aşmış olunan bir saatte, arkadaşlarıyla beraber, bar çıkışı, elinde kadehiyle tutturduğu İspanyol flamenko şarkısını izleyeceğiniz bu videosunu seyrederken ne hissediyorsam, o gece, Paris Şamatasında aynı duygular içindeydim. 
Tıklayınız, seyrediniz; haksız mıyım yani?
https://www.youtube.com/watch?v=0Bokv0wvD-g
Şamata olacaksa, Marina'nınki gibi olsun, razıyız; gelsin şarkı söylesin, uykumuz feda...




Tuesday, 20 January 2015

Ekonomi Performansına bir de "tek başına iktidar" penceresinden bakalım!

Yazdan beri sosyal medyanın başından kalkmış, elleri kolları sıvayıp Edmonton kentinde yer alan Türk Derneğini düzene sokma çabalarına girişmiştim. Çok gezen Fatoş'un gezmeleri bu aralar yerele inip ev ve dernek binasındaki toplantılar arasında dokunan mekiklere indirgenmiş olsa da, "gezmekten" yazmaya vakit kalmadı bu aralar. Fakat 2014 yılı büyüme rakamları netleştikçe, benim gibi rakam ve grafik adamını (kadınını) çekiyor yine haberler. Gezi sürecinde başlayan, Cumhurbaşkanlığı sürecinde devam eden seçim barajının indirilmesi taleplerine iktidar kulak tıkayıp, halkı "koalisyon dönemlerinde ülkenin vahim ekonomik durumu" konusunda yalanlarla oyalasa da rakamlar ve grafikler bize çok farklı bir hikaye anlatıyor. Bu defaki Fatoşla Basri analizimizin kaynağı IMF veritabanları. 1980 yılından itibaren mevcut olduğu için o tarihten başlayarak sabit fiyatlarla gerçekleşen ekonomik (GSMH) büyüme oranlarını aldım. Hani 2014 yılını % 3 seviyesinde tamamlayacağımız kesinleşen büyüme rakamlarımız var ya... bunları kullanıyorum bu defa. Gerçi AKP propaganda makinalarının işlerine geldiğinde milli geliri 230 milyardan 822 milyara çıkardık dedikleri rakamlar (yani dolar bazında cari fiyatlarla hesaplandığında) ekonomimiz bu sene dolar bazında küçülmüş, kişi başına düşen gelirimiz de düşmüş olacak bu sene ama analizimiz bu defa sabit fiyatlarla hesaplanan GSMH üzerine. "Son 12 yıldaki değişimi görmüyor musunuz? Görüp de AKP'nin başarısını nasıl inkar edersiniz?" diye soranlara anlatırken dilimde tüy bitiyor ama "sorunun benim Türkiye'deki değişimi görmemem değil, onların Türkiye'nın dışında olanlardan haberlerinin olmamasından" kaynaklandığını anlatmak için bir çalışma daha. 198o'den 2002 yılı sonuna kadar geçen 23 yılda sadece 5 yıl bizim ekonomimiz dünya ortalamasının ve de gelişmekte olan ülkeler ortalamasının altında kalmış. Aşağıdaki grafik bunu gösteriyor. Yani bu 23 yılda tam 18 defa hem dünya ortalamasının hem de gelişmekte olan ülkeler ortalamasının üzerinde büyümüşüz. Koalisyonlar ve hatta ara sıra azınlık hükümetleri ile yönetildiğimiz 11 yıllık dönemde ise 3 defa dünya ve gelişmekte olan ülkeler ortalamalarının altında kalmışız. Yani 11 koalisyon yılının 8 yılında dünya ortalamasının ve gelişmekte olan ülkeler ortalamasının üzerinde büyümüşüz. Peki, 12 yıllık AKP iktidarında ne olmuş? 12 yılın 5 yılında dünyadaki ortalama büyüme oranlarının altında kalmışız, ve daha kötüsü bu 12 yılın tam 8 yılında yeni yükselen ve gelişmekte olan ülkelerin ulaştığı büyüme oranlarının altında kalmışız. Bir başka deyişle AKP'nin ekonomi mucizesi diye kendimizi kandırdığımız bu 12 yılda sadece 4 yıl, bizimle aynı kategoride yer alan ülkelerden göreceli olarak daha hızlı büyüyebilmişiz. AKP öncesi 23 yıllık dönemde iktidarlar bunu 18 defa başarmış, 11 yıllık koalisyon döneminde 8 defa rakiplerimize oranlar göreceli olarak daha hızlı büyümüşüz... Tek başına iktidar döneminde ise sadece 4 defa. Üstelik de bunu ne pahasına sağlamışız, toplumun birbirine düşman olduğu, aynı ailenin içinde insanların birbirlerini Facebook sayfalarından sildiği, sokaklarda gençlerin dövülerek öldürüldüğü, kendisi gibi düşünmeyen herkesin düşman ilan edildiği bir ülkeye dönmüşüz arada. Bu yıl dolar bazında büyüme (yani bu yıl için küçülme) rakamlarından bahsetmeyecek iktidarın propaganda makinası. Çünkü bu yıl cari rakamlardan konuşmak işlerine gelmeyecek. İşlerine geldiğinde ve dolar kurunun avantajı ile dünyanın 16. büyük ekonomisi olduk diye ilan ettikleri şeyi, bu yıl 18. belki de 19. sıraya düştüğümüzde yayınlamayacaklar. Bu aralar sabit fiyatlarla büyüme rakamlarından bahsediliyor... ve tabii Avrupa bu yıllarda kriz döneminde olduğu için sadece Avrupa ile karşılaştıracaklar kendilerini... Ama dünyada neler oluyor gerçekten, hele hele bizimle aynı statüde sayılan, globalleşme sürecinde bizimle benzer ekonomik avantajlardan ve fırsatlardan yararlanan diğer ülkelerde neler olduğundan hiç bahsetmeyecekler. Çünkü o gerçeklere bakıldığında 12 yılda sadece ve sadece 4 yıl elde edilen bir başarı var. Bizden daha hızlı büyüyen bu rakiplerimizin ülkelerine gittiniz mi sahi son 12 yıldır? Onlarda duble yollar ne durumda? Onlarda da yoldan geçen çocuğun elinde cep telefonu, milletin altında araba var mı sizce? Acaba bizden daha iyi performans gösterdikleri her yıl bizden fazla eğitime ve teknolojiye yatırım yapıyorlar mıdır? Onlar da 12 senedir halk "aman bunlar tek başına iktidar olmazsa" batarız diye korkmadığına, ve ekonomileri her halükarda bu başarıyı gösterdiğine göre, onlarda "çalıyorlar ama çalışıyorlar" bahanesiyle milyar dolarları cebe indiren politikacılar AKlanmışmıdır, sultanlarına biat eden politikacılar tarafından? Uzun lafın kısası bu memleket AKP öncesi de batmıyordu... O günlerin ekonomik koşulları bizimle aynı durumda olan ülkelerde neyse bizde de aynıydı... ve hatta onların ortalamasının üzerinde iyileşiyordu durumumuz. Göreceli olarak bu fotoğrafa bakıp hala ekonomi tıkırında, kriz bizi teğet geçti diyecek var mı acaba? Bir sonraki yazıda TUIK istatistiklerine göre tarım alanlarımızı nasıl kaybettiğimizin resmi var? Sahi tarım arazilerimizin1995-2002 yılları arasında yıllık yüzde 0.37 oranında küçüldüğünü, AKP'nin iktidarda olduğu dönemde ise yıllık kayıp oranının 7 kat arttıp, ortalama yıllık %2.5 düzeyinde olduğunu biliyor muydunuz?

Tuesday, 13 January 2015



San Francisco'da Ubıh Çerkesiyle birkaç saat...


Seyahatlerin en güzel yanı süprizlerle dolu olmasıdır. 
Fakat turizm şirketlerinden satın alınmış, askerî kışla gezisine çıkılır gibisinden, planlı programlı gezilerden söz etmiyoruz. 
Sırt çantanı omuzladığın gibi, tasasız ve tasarısız gidilecek olan sokaklara ait seyahattir, bahsettiğimiz. 
Böylesi geziler, jaz müziği dinlemeye benzer, nerede trompet altodan girecek, ne zaman piyano şakırdatacak, konrtabas hangi notada es yapacak bilinmez ya, işte öyle...
San Francisco'da vakit, bana dört gece beş gün yazılmıştı; İstanbul-Frankfurt üzerinden gelmiştim. Kanada'nın Edmonton şehrine havalanacak uçağa kadar sadece bu kadardı. Buraya gelişimin de bir evveli vardır, Brüksel, Leuven, Amsterdam, Lizbon'la doludur; ah, hele Lizbon...
Türkiye'deyse Bodrum'dan Rize'ye kadar birkaç yere gidilmişti; yol yorgunuydum aslına bakarsanız.
San Francisco'da şu kadarcık sayılı gün kalmayı, Edmonton'a varmazdan evvel azıcık istirahat, mola payı olsun diye düşünmüştüm.
Kasım ayı sonları, 2014 Aralık ayı başlarıdır.
San Francisco'daki ilk defa bulunuşuma ait eskiden hatırladığımca yerleri ve ayrıca yeni şeyleri şimdi, bu ikinci gidişimde görmek üzere sokak arşınlıyorum.
Bir kahve molasında tablet-bilgisayar ekranında facebook üzerinden bir mesaj gelip beni buluyor; iyi ki de buluyor. 
Yalnız ve kendi başına dolaşmanın tam da sıkmaya başladığı bir ândı demek, birden sevindim: H.Okan İşçan beni arıyordu, o her zamanki çekinik, birazcık ürkek ve nezaket dolu cümleleriyle... 
Facebook'ta nereye gittiğimi duyurmuş bulunuyordum; demek izlemiş, görmüş:
¨SF'de misiniz? Union Square'de Chancellor Otelde konaklıyorum. Capon Center'da bir çay içeriz. Mümkün olursa, müsaitseniz çok sevinirim.¨
Mesaj kutusundan cevabım, saniyesini sektirmeden gidiyor:
¨What a wonderful coincidence! Bana adres tarifi veriniz lütfen, müsaitim, buluşalım. Bana rakı sözün vardı, yerine bir bira isterim. Öğlen saatlerinde müsait olurum.¨
Karşılıklı mesaj teatileriyle buluşulacak yeri kestiriyoruz, zaten Okan'ın kaldığı otele pek uzak değildir.
Birkaç saat sonra kaldırım üzerinde buluştuk; tarihî San Francisco tramvaylarının kalkış durağı civarında...
Okan dostum, genç arkadaşım, İstanbul'dan yanına bir iki doktor katıp onları şirketi adına, burada o günlerde yapılmakta olan bilmem ne tıp kongresine getirmiş; mihmandardır.
Doktorları konferanslardan birisine bırakıp beni bulmaya koşturuyor, geldiğinde neredeyse alı al, moru mor ve heyecan içindeydi. Zira bu ilk görüşmemizdir, ne zamandır internet üzerinden türlü maskaralıklar yapıp yazışıyoruz ya, şimdi tanışıklığımız gıyabından vicahiye dönecektir.
Okan, Çerkes terbiyesi denilen, o artık günümüze pek ait olmayan nezaketle beni bir yere davet ediyor; karnımız açtır, bir Japon lokantasına gidiyoruz...
Benim Capon Çayevi romanıma teşbihte bulunuyor, anlamaz mıyım?





Japon lokantası ve hele suşi denilince, biraz tırsarım.
Şu uzakdoğu işi çubuklarla yemek, ip cambazlığına benziyor benim için de ondan...
Üstüme başıma dökerim, masayı kirletirim, çubukla yakalanan lokma bana haram olur, boğazımdan geçene kadar bin parçaya bölünür, ufalanır... Velhasılı rezalet bir şeydir!
Okan'a belli etmiyorum, elbette...
Ama yiğitliğe verip San Francisco'nun en meşhur suşi yapımcısı olduğunu söylediği o Japon lokantasına giriyoruz. Soframız dolup taşıyor, yan masada şıkır şıkır giyinmiş, fıkır fıkır konuşan orta yaşlarında üç güzel hatunun seyriyle masamızda azıcık neş'eleniyorum; yoksa bu çubuklarla işim iştir. Benim tahta çubuklarla acemiliğime, karşı masadan arada bir kikirdemeli gülümseyişler geliyor; ¨karizmayı çizdirdik!¨ denilen şey işte budur. Ah Okan ah!



Söylemeye gerek yok, Okan, başı önünde gayet mahcup ve benim arada bir göz attığım masaya asla bakmayarak yemeğini taâm eyliyor. Mesela tuvalete gidip gelirken, masada oturmadan beni ayakta bekliyor; ben mahcup kalıyorum. Bir Çerkesle yaşamak nedir, siz bilmezsiniz!
Çubuk kullanmaktaki mahareti de şaşkınlık vericidir; ¨Tokyo'da dükkân mı işlettin birader,¨ diyeceğim geldi, sustum.
İki saate yakın bir süreyi orada, çubukla savaşarak zar zor atlattım.
Okan'ın merak kesesinde kalmış nice edebî, sanata dair, gazetecilik üzerine şey varsa hepsini ortaya dökmesiyle, yıllardır birbirine hasret kalmış iki dost gibi, tek tek konuştuk.





Capon suşicisinden çubukları yüzüme gözüme bulaştırarak çıkınca bu ânı görüntülememek olamazdı. Lokantanın camekânında bir iki poz da verdim, Okan'ın kamerasına...
Okan'ın kamerası, fotoğraf makinası dur durak bilmiyordu. Daha birkaç yerde selfie-özçekim yaptık ve ardı sıra, Okan portre çalışmalarına girişti. Benim birkaç uzak, yakın fotoğrafımı çekecekti.







Biz, iki Çerkes, masa sohbetine doyamamış olmalıyız ki bir başka yerde kendimize bira açtırdık, ıvır zıvır söyledik; fotoğraf makinasında habire deklanşöre basılıyordu. Her fotoğraf karesinden evvel, Okan ricasını hep yinelemekteydi: ¨Bir fotoğraf daha müsaade eder misiniz?¨

San Francisco'da olduğumuzu kanıtlasın diye, son çekilen fotoğrafa şehrin maskotu tramvayların yanında çıkınılmıştır:
¨Asılma garaja gider!¨ diye ülkemizde bedavacı yolculara vatmanların kızdığı o tramvayların buradaki benzerlerine asılması eski bir modadır, âdettendir; hâlen bileğine güvenen asılı gider.






Limandan şehir merkezindeki bizim buluştuğumuz yere kadar, tramvay hattı, altı üstü 3 km.yoldur, fakat asılan asılanadır; biz asılmadık, fotoğrafını ak kâğıt üstüne bastık.
Oubykh Mektupları başlığıyla sosyal medya üzerinden bin 200 civarında abonesine hemen hemen, her gün mektup göndermeyi, ¨Devrik cümleler¨ kurarak gayet güzel sürdüren, mektupçubaşı Okan'a benim de Fatoş'la Basri sayfasından böyle kısa bir mektubum olsa ne çıkar, fena mı olur?

Cevabî mektubumu buradan gönderiyorum, muhterem muhatabıma!
Ondan da mektubunu bekliyorum; kestane kebap acele cevap diye...
Devrik cümleler, deyişim ise aramızda kalsın: 
Ben ondan iyi bir edebiyat eseri bekliyorum da, yazacaksa devrik cümle kullanmasın diye tavsiyedir...

Devrik cümle, yazarını eninde sonunda tepe taklak eder; az kullanılırsa faydalı, çok kullanılırsa vücuda ve ruha zararlıdır.

Saturday, 28 June 2014

Kara Bulutları Kaldır Aradan...


Kara Bulutları Kaldır Aradan, Vay Aman...


Siz nereden bileceksiniz ki Fatoş-Sinem, azıcık gökyüzü bulutlanmıya görsün, yüzünü ekşitip surat asanlardandır. Hava bulutlandı mı, evde şaklabanlık sırası bana düşer...
Zaten bunu merak etmiş olacağınızı da tahmin etmem!
Fatoş için varsa yoksa, herdaim günlük güneşlik olmalıdır.
Bulutlu havayı, kasvetle aynı şey saymaktadır.
Bana gelince, durum değişiyor. Ne vakit hava bulutlansa, Sait Faik'in 1951'de Varlık Yayınevi'nden çıkarttığı, Havada Bulut adlı hikâyeleri aklıma gelir. Ah o Varlık yok mu, bir kuşak bizleri adam etmeye çalışmıştır ya, bu ayrı bir hikâyedir...
Havada Bulut hikâyelerinde dolaşan, hiç unutamadığım birisine el sallamalıyız şimdi... Burgazada'lı Rum hemşehrimiz Yorgi, bulutu alıp evine götüremediği için üzülmektedir; demek Yorgi bulut olmadan yaşıyamıyanlardandır. Hayal gücünü gökyüzünde bırakmak istemez.
Haksız değildir...
Ne o öyle, masmavi gökyüzü! Çivit badanası çekilmiş köy evi duvarı gibi parlar da durur, tepenizde...
Azıcık bulut olmalı, siz onlara bakıp, bulutlar şekilden şekile girip çıkarken hayalinizi meşgûl etmelisiniz; dalga geçmelisiniz.
O nedenle, Mahmut Şenol'a, Orhan Veli'nin şiir kahramanı gibi Dalgacı Mahmut derler ya!



Bulutsuzluk fenadır!
Bulutlanmış hava oldu mu neş'eme dokunmayınız!
Bulut azıcık da serinlik getirir, işte o vakit keyfimin haddi hududu bulunmaz.
Hele yağmur yağmaya başlasın, öncesi, sonrası, hasılı hepsi güzeldir ıslanmanın.
Yağmurdan telaş telaş kaçanlara da şaşırıyorum.
Sevgili cân-ı beraber biraderim Hasan Aksakal'ı yâd etmenin zamanı gelmiş midir, gelmiştir; hatta çoktan geçmiştir. Birgün, galiba yedi sekiz yıl evvel, İstanbul sokaklarında yayandık. Boğazkesen'deki İtalyan Yokuşuna birlikte tırmanırken yağmura yakalanmış, benim şikâyetçi olacağımı zannetmeliydi ki, ¨Ağbi, şeker miyiz eriyecek, tuz muyuz su çekecek!¨ diye insan olduğumuzu hatırlatmıştır; oysa şikâyet eden kim!
Yeter ki delik pabucum olmasın; çorap ıslaklığına tahammülüm olmaz...
Evet ya, dostlarım, insan yağmurdan kaçmamalı aksine altında dolaşmalıdır.
Böyle deyince, aklıma bu işin bedduaya yakalanmışlık hâlleri de gelmiyor, sanmayınız; rica ederim.
Li'l Abner'in, bizde, Milliyet gazetesinde uzun yıllar günlük çizgi-bant olarak yayımlanmış karikatür serisi Hoş Memo başlıklı çizgi-romanının unutulmaz kahramanını hatırlamak gerekiyor. Üzerinde daima bulut dolaşıp yağmur altında yürüyen, üstüne habire yıldırım düşen Joe Btfsplk-Felaket Ahmet karakterinin başına gelebilecek musibetlerin buluttan olduğunu sanmıyorum.

Joe Btfsplk, bir bakıma, İsa'ya ilk taşı attığı için ömrü boyunca yürümeye lanetlenmiş Yahudi, Ahasverus'tur.

Joe Btfsplk, sanki bedduaya Walpurgis Gecesi doğduğu için uğramıştır; in aeternum damnatus, diyor ebediyen lanetli olana Latin'ler...
Bana kalırsa insanoğlunun en talihsiz adamıdır Felaket Ahmet!
All Capp adlı esas oğlana, çizgi romanın kahramanına Hoş Memo denilirken, ona da bu isim konulmuştur. Hatta, galiba, Felaket Ahmet adında bir filmi de 1970 çekivermişti, Yeşilçam sineması; Yılmaz Köksal Hoş Memo'yu canlandırıyor, ama unutmuş bulunmaktayım ki, Felaket Ahmet'i kim oynuyordu, bakın hatırlamıyorum.
Benim bunca bulut, grilik, esinti, yağmur serpintisi, azıcık serinlik, ziyadesiyle mavi göğe küskün hava merakında olmamın sanırım nedeni, biraz insanların içgüdüsel-insiyâki olarak sakınımlı, çekinik durmak üzere ortalığa sere serpe çıkmayışlarına dayanıyor.
Ortada kalabalık görmeyince rahata geçen birisi için bulutlu hava bulunmazdır. Herkes sus pus olmuştur, sokaklarda omuz atılarak itilip kakılmadan yürüyebilirsiniz, gürültü mağarasına çekilmiş Kaf Dağı canavarı gibi sessizleşince ortalığı bir huzur sesi kaplar. Daha ne olsun?
Masmaviyi delip geçen sarı sıcak bir güneşin altında öyle midir? Ben, sığınacak yer ararım!
Ama bütün bütün inanmayın söylediklerime, elbette maviyi severim.
Maviyi sevmesem Bodrum'u, Herodotus'u, Halikarnas Balıkçısı'nı, en büyük roman kahramanım Odysseus'u sever miydim sanıyorsunuz?
Dalgacı Mahmut'un bir de filmi var!
Ajda'yla beraber...
Severim severim, Fatoş kadar olmasa da, ben Dalgacı Mahmut-Basri maviyi severim; ama illa bulut olsun, bir köşeciğinde...
Yorgi dünya ahret kardeşim olsun, beraber dalga geçeriz, siz bakmayın bize...
Sait Faik'in o başlık altındaki hikâyelerine sizi davet etmeden de şuradan şuraya gitmem, bilesiniz!
Ha, sahi Havada Bulut'un TRT'de mini dizisi de yayımlanmıştı; yotube'da falan belki bulunur.
Bir de Sadettin Kaynak bestesi olan Kara Bulutları Kaldır Aradan şarkısı vardır ki Türk Sanat Müziğinde, karcığar makamının curcunası olup çalındı mı tadına doyum olmaz...
Funda Arar söyledi mi bir başka oluyor; bir de bu sayfaların müdavimi Sema Geyve hanımefendi!


Wednesday, 9 April 2014

Erdoğan'ın Ekonomi Mucizesi

Gel de buna ekonomik mucize deme! Ekonomi uzmanı filan değilim aslında, ama herhangi bir ekonomiste sorsanız sadece $ cari fiyatlarla açıklanan Milli Gelir ve kişi başına düşen milli gelir rakamlarına bakmanın eksikliğinden ve yetersizliğinden bahsederler aslında, ama konumuz o değil.

2002 yılı sonunda AKP iktidara geldiğinden beri miting meydanlarında, üst geçitlere tutuşturulan bilimum ilanlarda, ya da Twitter/Facebook/İnternet paylaşımlarında AKP'in ekonomik mucizesini konuşurken "Kişi başına düşen geliri 3 katına çıkarttık", "Milli Geliri dörde katladık" gibi söylemler var ya... Hani "Abi, ekonomide bir başarı var sonuçta, baksanıza kişi başı gelirimiz 2002'de 3,500 dolarken şimdi 11,000 dolara dayanmışız. Gözle görülür bir şekilde daha zenginiz şu anda. Oysa AKP iktidara gelmeden önceki 10 yılda ekonomik performans çok daha zayıf. Aynı süre zarfında sadece 2,850 dolardan 3,500'lere çıkmışız. Yani AKP'nin yaptığı ekonomik sıçramaya kimse yapamadı bugüne kadar" diye AKP'ye oy vermeyenlerin bile ara ara kendi aralarında konuştuğu şu Erdoğan'ın AKP'sinin Ekonomik Mucizesi... İşte ondan bahsedeceğim bugün. Gerçi daha önce de anlatmaya çalıştım ama bir de bu şekilde deneyelim.

Doğrudur... Kişi başına (cari fiyatlarla) düşen milli gelirimiz 2002 yılında, 10 yıl öncesine kıyasla, sadece %25 artışla 2,851 dolardan 3,576 dolara çıkmıştı.  AKP iktidarında ise 3,576 dolardan 2012 sonu itibarı ile 10,666 dolara (son açıklanan 2013 sonu rakamlarına göre ise 10,782 dolara) yükseldi. %200 oranında bir artış, gerçekten de Erdoğan'ın mucizesi midir? Keşke öyle olsaydı, ama maalesef değildir! Türkiye ekonomisinin bu performansı gösterdiği yıllarda dünyada neler oluyordu acaba diye merak edenler, şöyle bir çevrelerine baksalar ne görürlerdi acaba? İşte ben o çevreye şöyle baktım: 2002 yılında bizim 3,576 dolar gelirimiz olduğu dönemde bizimle aynı ligde olan "gelişmekte olan ülkelere" bir bakayım dedim. Bunun için bizim gelir seviyemizin %40 üstünde ve %40 altında (yani 2,146 dolar ile 5,006 dolar gelir aralığında kimler varmış diye şöyle bir bakındım). Sonuçta bizden fazla geliri olan 15, az geliri olan da 16 ülke çıktı karşıma. İşte bu ülkelere kıyasla, yani dünya ekonomisinde bizim rakibimiz olabilecek ülkelere kıyasla, biz nasıl bir performans göstermişiz diye bir göz attım.

Sonuç maalesef bir ekonomik mucizeye işaret etmiyor. 1992'den 2002'ye kadar çeşitli koalisyon hükümetleri, farklı ekonomi bakanları, bilimum siyasi problemlere rağmen biz toplam milli gelirimizi 159 milyar dolardan 233 milyar dolara, kişi başına düşen gelirimizi %25 artışla 3,500 dolarlara çıkardığımız aynı yıllarda, başlangıçta bize çok yakın diğer ülkeler nüfus artışları oranında bile büyüyememiş, sonuçta kişi başına düşen gelirleri bu dönem için %5 küçülme ile 2,800 dolara düşmüştü. Yani rakiplerimiz %5 küçülürken biz %25 büyümüşüz.

Gelelim AKP'li yıllara. Tablo herşeyi gösteriyor aslında... Ama işin özeti şu bizim 3,576 dolardan 10,666'ya çıktığımız dönemde, üstelik de pek çoğunda Erdoğan gibi "tek ve güçlü" bir lider olmamasına, bu süre zarfında pek çok hükümet, ve ekonomi bakanı değiştirmelerine rağmen, bizimle aynı ligde olan ülkeler 2,800 dolardan 10,950 dolara çıkartmışlar kişi başına düşen milli gelirlerini. Biz 3 katına çıkartmışız kişi başı gelirimizi ama biz 3 katına çıkartırken, bize çok yakın noktadan başlayan başka ülkeler 4 katına çıkartmış.

Ola ki işletme/pazarlama kökenli birileri okursa bu seferki yazıyı diye bir de tabloda görünmeyen şekliyle şöyle anlatayım. 2002 yılında Türkiye dahil, 2,146 dolar ile 5,006 dolar kişi başı gelir aralığında olan ülkeler toplam $1,883 milyar dolar gelir üretmiş. Bu toplamda Türkiye'nin payı %12.4. 2012 yılına gelindiğinde aynı grup ülkelerin ürettiği gelir $7,819 milyar dolar. Türkiye'nin payı %10.1'e düşmüş. Erdoğan'ın mucizesi milli geliri 11,000 dolara yaklaştırması değil, bizimle benzer durumda olan ülkeler ekonomilerine çok daha başarılı bir şekilde yönetip pek çoğu bizi geçmiş olmasına rağmen hala bunu Türkiye'deki seçmenlerin %45'ine mucize diye yutturabilmesinde!

*****************

Erdogan's Economic Success: Miracle or Myth?

International media had been full of articles over the last 10-11 years that talked about the miracles Erdogan's AKP government was performing when it came to the Turkish economy. I am no trained economist, and even as an amateur I know talking about GDP (current $) , or GDP per capita (current $) is not the best way to talk about economic success. Those two figures, however, have usually been touted by the government and its supporters in every occasion.

You will hear AKP representatives talk, and Erdogan trolls write about tripling GDP per capita, or almost quadrupling total GDP on every possible occasion. I thought I would share a simple analysis that shows exactly how the Turkish economy fared compared to its peers for 10 years prior and 10 years during the AKP rule.
The method of the analysis is quite simple really. I looked at the GDP per capita level for Turkey for the year 2002. Then, identified the countries that had 40% more (15 countries) and 40% less (16 countries) GDP per capita than Turkey. I then looked at the historical data for these countries on the Worldbank Databank.

At first glance, (if one looks at Turkey's performance alone) it appears that the AKP government was vastly successful. After all, the GDP per capita had grown by only %25 between 1992 and 2002 in Turkey, while it went up to $10,666 from $3,576 under Erdogan's AKP government. Compared to EU averages that looked like a great achievement, and Erdogan has certainly advertised this as his economic miracle

The real story behind the numbers is quite different, though. When you look at how things changed around the world, it's a more appropriate analysis to look at how Turkey's peer countries, in other words its competitors, performed during the same periods. From 1992 to 2002, it is true that Turkey's GDP per capita grew only by %25, but Turkey achieved this while its competitors' GDP per capita shrank by 5%; and went down to $2,799. For the period AKP has been in power, the world economic outlook was a whole a lot different. These same countries, Turkeys economic rivals almost quadrupled their GDP per capita figures (up to $10,951 from $2,799). Turkey also enjoyed success but its GDP per capita for 2012 was only triple the amount of 2002. Improving an economic figure by 3 times all  of a sudden doesn't look like much of an economic miracle when you learn that everyone else grew their 4 times as much, right? Which one do you think signals better economic management: achieving 25% growth while all your other rivals shrank by 5%, or achieving 200% growth when your competitors all surpassed you and grew by 290%?

For those who like to look at the figures more from a market share perspective: The size of the Turkish economy represented % 12.4 of the total GDP accounted for by all those countries who had GDP per capita ranging from $2,146 to $5,006 in the year 2002. By 2012 the share of Turkish GDP among the same group of countries had gone down to %10.1. Am I the only one who thinks no CEO would have gotten away with spinning a loss of market share from %12.4 to %10.1 as economic success?

Again, current $ GDP figures are not necessarily the best way to gauge economic success. There are many other economic indicators. There are also costs associated with economic growth. I had shared earlier in one of my Turkish postings how Turkey was growing in an environmentally irresponsible way (Turkey is the only OECD country that increased its greehouse gas emissions per GDP $ between 1990 and 2010). And there is, of course, the social cost of Erdogan's government. This economic success (which is not really that successful compared to Turkey's rivals) have come at a great expense in the form of extreme polarization in the country. Turkey is now a ticking bomb where 45-50% of the country is continuously being pitted against the other half. Such dire social and environmental circumstances coupled with rivals who clearly outperformed Erdogan's economy makes all this economic success talk more like a myth, doesn't it?