Sunday, 12 August 2018

Yol arkadaşı yolun kaderini çizer


Zaten hep demezler mi, eğer birisini tanıyacaksan ya birlikte yola çık yahut otur da ziftin pekini iç!
Yola çıkıldı mı, neyi ne kadar, nasıl ve niye tasarlamış olursanız olun, talih size sürprizler hazırlayacaktır.
Latin atasözü, ¨Talih, hiç kimseye görünmeden yol alır! ¨ diyorsa, kaderin ve kısmetin sizden bağımsız yola çıktığına hükmedebilirsiniz.
Facit gratum Fortuna quem nemo videt, diyordu Romalılar, kaderin sessizce yol arkadaşı olduğunu söylemek için…
Bütün yolların Roma’ya çıktığına dair sözleri ise bu durumda talihi, kader ve kısmeti de biraz belirsiz hâle getirmiyor mu?
Bir de sora sora Bağdat bulunur sözü var ki, şimdilik bizim anlatacağımızla uzak yakın ilişkisi yok.
Bırakın Bağdat orada kalsın…
Biz, biz dediğim Cura ailesi Bursa’dan ve ben, nereden olduğum tam belli olmayan kimliğimle ben, Bağdat’ı sora sora bulmaya kalkışmadık, 2018’in Mayıs ayı ortasında Arnavutluk’un Başkenti Tiran’a sekstant tutup yola çıktık.
İstanbul’dan Tiran’a havalanan uçakta Cura’ların babası Aykut Bey, kızı Hilal ve oğlu Emre’yle beraberiz.
Yoldaşlarımla birlikte olmaktan memnunum, bu mutluluğumda yanılmayacağımı da biliyorum, keyifle irtifa kazanıyor, yükseliyoruz; bir saatin azıcık sonrasında oradayız.
Benim ¨en kral arkadaşım Aykut Cura¨ diyesim geliyor, Attilâ İlhan’ın İbrahim Cura Limited şiirindeki mısralarına özenip:

en kral arkadaşım İbrahim cura
şimdilik bir romanda tebdil yaşıyor
kan kırmızı serüvenler deneyerek
din iman tanımıyor ara sıra
sövüp sövüp güzelce kirlenerek
amok çılgınlığına bulaşıyor…

Şiirdeki İbrahim’i silin, yerine Aykut’u koyun, işte o ben ve Aykut Cura’dır.
Aykut Cura’yla muhabbetimiz öteden beri edebiyat dünyasında sıkça dolaşır; bazen felsefeye, oradan siyasi tarihe uzanır.
Bu kez Arnavutluk gezisinde, Aykut Beyin hatıratına sıkça başvurmak gerekti. Zira Arnavutluk’un Elbasan kazasında kökleri olan Cura ailesinin geçmişini deşelemeyi pek seven Aykut Bey, 1970’lerde ilk kez bu ata memleketine gidişini aktarıyor:
¨Hududa geldik, muameleler yapılıyor gümrüğü geçmek üzereyiz ve derken yanımıza bir adam verdiler. Bu adam, bizi Arnavutluk’ta kalacağımız süre içinde adım adım izleyecekmiş; gizli polisten. Arabamıza aldık, pek ciddiyiz hepimiz. Nerede duracağımıza, nerede yemek yiyip kimlerle konuşacağımıza kadar bu adam karışıyor, notlar alıyor. Otele gittik, bizimle yatıp kalkıyor. Akrabalarımızı bulduk, konuşmalarımızı tek tek not alıyor. Biz Arnavutluk’u terk edene kadar yakamızı bırakmadı…¨
1970’lerin Soğuk Savaş yılları, Arnavutluk 3 milyon nüfusuyla bir dağ ülkesi, içine kapalı, kendinden habersiz sinek uçsa huylanan bir diktatör var başlarında; Enver HOCA…
Cura’lar iki kuşak evvel Türkiye’ye göç edip Bursa’ya yerleşmiş ailedir. Aykut Bey, henüz Hukuk öğrencisiyken anne ve babasıyla birlikte, bir Mercedes otomobile binip yola çıkıyor; bir MERCEDES, aman Allahım, Alman Kapitalizminin en önemli sembolü, Mer-se-des...
Sosyalist Arnavutluk için ne büyük tehlike…
Aracı hudutta alıkoyuyorlar, başka araca aktarıyorlar aileyi ve Elbasan’daki akrabalarına götürmek üzere alınmış türlü hediyelere de ¨Bunları niye getirdiniz, burada yok mu sanki, bizi aşağılamak mı istiyorsunuz? ¨ kabilinden itirazlarla el koyuyorlar.
Bunların abartılı hikâye olmadığını anlaması kolay: Tiran’da, bugün Batı kapitalizmine kucak açan bu köylü ülkesinin başkentinde dolaşıp o tertemiz yüzlü insanları gördüğümüz sıra şahit olacağımız bir dehliz, bir distopik yeraltı kenti yakın zamanların geçmişine dair bütün aktarılanlarda doğruluğunun turnusol kâğıdıdır.
Aykut Cura’nın Arnavutluk’ta yaşadığı ilk gençlik yıllarının hâyal kırıklığına rağmen bağı hiç kesilmez, her fırsatta ya ziyarete gider yahut oradan gelen uzak yakın akraba ve tanışlara, hatta köylülerine kapısını açar.
Bazılarını Türkiye’de okutur, dokutur; iyilik sahibidir.
Birkaç yıl boyunca, ¨Seni Arnavutluk’a ben götüreceğim, oraları elimle göstereceğim¨ diye tekrarlanan iyi niyetli sözlerin sonuna 2018 yılı Mayıs ayında gelindi; başından beri söylediğimce, yola çıkıldı.
Tiran’da, oraya sabah uçağıyla yola çıktığımız saatlerin öğlesinde, öğle yemeğini Cura’ların kuzeni XHURAJ -Cura ailesiyle birlikte paylaştık.
Ailenin iki güzel, cici kızı ve yakışıklı bir delikanlısı var: Marina, Briksildha ve Jerenis…
Garsonluğu bir kabahat addetmiş ve becermemeye yeminli görünenlerin kahırlı hizmetine rağmen, leziz ve harika yemeklerle dolu bir sofradaydık; anlatılmaz, gidilir, yenilir…
Fakat bizim lakırdımız ne yenildi ne kadar içildi üzerine değildir; ilgilendiğimiz Arnavutluk’un paranoya ile doldurulmuş bir yakın tarihidir.
Nitekim Tiran’ı, daha sonra gittiğimiz Adriyatik’teki sahil şehri muhteşem Durres’i, kuzeyde Müslüman nüfusun apaçık kendisini gösterdiği İşkodra’yı, güneyde Berat ve tabii Elbasan şehirlerini tek tek anlatması, pek sıradan ve sıkıcı turizm yazıları yazanlara kalsın.
Ben, sizleri dehlizli, tünelli bir yeraltı şehrine götüreceğim; ibret-i âlem için…
Cura’lara kalsa belki burayı en son görülecek yerler listesinde sondan bir önceki sıraya dahil ederler miydi, emin olamıyorum.
Israrcı durdum. Tiran’daki bir öğleden sonrasını, klostrofobik bir yere onları tıkıp tarih tünelinde dolaştırmakla, yol arkadaşının yolun kaderini çizdiğini bir kez daha kanıtlamış oldum.
Benim ısrarıma yenik düştüler, ama aslında ne iyi ettiler, hep birlikte tarihin saçmalıklar tüneline girmiş olduk.
Tünele girerken birazcık tarihi hatırlamak da gerekiyor:
Arnavutluk’u Alman Nazi işgalinden 1944’de kurtaran ulusalcı ve komünist-solcu gerilla güçlerin başına geçmiş Enver Hoca’nın iktidara gelişiyle birlikte kurduğu ve 40 yıl boyunca kimseye nefes aldırmadan bir başka alternatif diktatörlükle yönettiği rejimin adı Sosyalist Halk Cumhuriyeti’dir.
1985 yılında Enver Hoca ölürken, geride beton koruganlarla dolu bir ülke bırakıyor: 200 bin civarında betondan askerî sığınak ve siper yeri…
Bugün hiçbir işe yaramayan beton molozu olarak ülkenin olur olmaz her yerinde bunlar ayak bağıdır; toplasan bir dert, orada bıraksan başka dert…
Enver Hoca öldüğünde korugan bırakmakla kalmıyor geriye, Birleşmiş Milletler raporlarına göre, dünyanın sondan en fakir üçüncü ülkesidir ve gayri safi milli hasıla-GSMH sadece kişi başına15 Dolardır. Kurduğu Sigurimi adlı gizli polis teşkilatının, ağzını açan güyâ muhalif binlerce insanı yok ettiğine dair çeteleyi eklersek, yazının tadı tuzu kaçacak görünüyor; geçelim.
Dünyanın Cenneti sayabileceğiniz güzellikteki dağlık ve elbette sahilleriyle muhteşem ülkeyi bir kapalı cezaevine çevirmekte pek mahirdir Enver Hoca; sahilleri elektrikli teller ve mayınlarla dolduruyor, bahsettiğimiz koruganlar olur olmaz her yere dikiliyor.
Dünyadaki silahlanma ve askerî gelişmelerden bihaber olsa gerek, ülkesini refaha kavuşturacak yerde hepi topu tarım ve hayvancılıktan elde ettiği tüm geliri de 1.Dünya Savaşı teknikleriyle oyalanarak harcıyor. Bu dağlık Balkan memleketi Kakistokrasi’nin en berbatına yakalanmıştır.
Mitolojide, Hades’in yeraltı ülkesinde iki ırmak vardı, birisi İniltiler Irmağı [Kokytos], ötekisi Korkular Nehri [Sytks]; işte Arnavutluk bu iki ırmak arasında kalmıştır; bugün açık denizlere yelken şişirmeye çabalıyor.
Dahası var, tüm diktatör başkan babalarda görülen paranoyak kişiliğiyle Enver Hoca kendisini, hükümetini, bir anlamıyla asker-sivil bürokrat elit kadroyu düşman işgali olursa diye yeraltı dehlizlerinde kurduğu kapalı bir dünyaya tıkıştırıveriyor.
Yönetenlerin en büyük korkusu kaçıp saklanmak üzerine olmalı; neredeyse tüm yönetsel sistemlerin bir back-up planı, ne olur ne olmaz diye yeraltına kaçmaya hazır kapıları vardır.
Londra’da, II.Dünya Savaşı zamanı, Churchill Hükümetinin King Charles Caddesindeki yeraltı odalarında savaş bitene kadar saklandığını, ülkeyi buradan yönettiğini biliyoruz; gezip görmüş, idrak eylemiştik.
Fakat Churchill hamamböceği gibi orada yaşamaya devam etmedi, savaş biter bitmez, Downing Street 10 numaralı meşhur başbakanlık ikametgâhına çekiliverdi.
Enver Hoca’nın, Tiran’da kurduğu iki yeraltı hükümet şehri var; şehir demek daha uygun bunlara…
Birincisi Tiran’ın banliyösü sayılabilecek bir tepelik mahallede, içeriye rutubetli bir kapı ve yarı açık tünelden geçip giriyorsunuz.
Enver Hoca’nın ikinci yeraltı hükümet binası ise, daha merkezi sayılabilecek biçimde Tiran’ın tam ortasında, yerin 70 metre kadar altında, beton ve çelikle kaplı bir gizemli tünellerden oluşuyor
Bugün her ikisi müzedir, ziyaretçileri de siyasî tarihe merak duyanlar, o yılları yaşamış olanlardır.
Genç neslin pek ilgisini çekmiyor; hep bildik nedenlerle…
Cura’ların Arnavut akrabaları XHURAJ’ların kızları Marina ve Briksildha’ya sormuştum; gitmemişler.
Daha keyifli yerler varken, bu genç ruhların orada işi ne!
Cura ailesiyle beraber, bu muazzam yeraltı koridorlarına girdiğimizde pek genç simâya rast gelemedik.
Bunlara Enver Hoca’nın Bunkart’ları denmektedir; Banka sözcüğüyle pek yakın akraba, İngilizcedeki Bunker, sığınak-korugan anlamında…
Öyle ya, banka da paranızı koruyor; galiba…
Banka dediğin yağmurda şemsiyeyi elinden alıp hava kuruyunca eline tutuşturup bir de bundan faiz alan yerdir; fakat bu başka bir hikâyemize konu olsun, geçelim.
Hoca’nın Bunk’artı gezmekle bitecek gibi değildir.
Her detaya, göze çarpan en ufak şeye dikkatinizi verirseniz belki günlerce sürecek bir labirent turizmine mecbur kalırsınız.
Enver Hoca’nın bir nükleer saldırı, düşman işgali, olası bir ayaklanma durumunda saklanacağı odası, çalışma yazıhanesi, toplantı odaları vesaire gibi yerler pek zavallıdır; eften püften, üflesen beton-çelik karkas kısmı hariç yıkılacak türdendir.
Şurada manyetolu bir telefon, burada pilleri korozyona uğramış bir radyo, orada bir eski hoparlör; vah vah…
Enver Hoca’nın demokratik seçimleri de evlere şenliktir; Fransız komedi dizisine yakışır.
Seçim oylaması yerlerine iki kutu konuyor; kuş yuvası gibi ahşap şeyler…
Birisi Fronti Demokratik adaya oy verilmesi için, anlaşılacağı gibi Demokrasi Cephesi adayına; ötekisinde adayın, partinin adı falan yok, zaten muhalefet yok.
Enver Hoca demokratik seçimleri işte böylece basitleştirmiştir; sadelikte fayda var.
Sandıklar halkın gözü önünde, ortada, ama sıkıysa git öbürüne evet oyu ver.
Bunun bir benzerini biz 12 Eylül sonrasında referandumda görmüştük. Halkımızdan yüzde 99 oy alan Cunta idaresi de benzerini yapıp uygulamıştı; muhalif oy verenlerin oyu belli olacak biçimde şeffaf zarflar hazırlandı, renkli oy kâğıtları falan…

Biz bu numaraları biliriz de tarih yine yapacağını yapar!
Bütün bir hükümeti, silahlı kuvvetlerin mühim bir kısmını, polis teşkilatını hatta saklanması gereken evrak cinsinden ne varsa tümünü, Hazine diye var olan para altın ne varsa hepsini, halkın demokratik biçimde seçtiği meclisi bile içine alacak büyüklükte bir alana, kömür madeni gibi yeraltına yayılmış dehlizlere giren Arnavutluk’un bu antika yönetimi, neyse ki, pek uzun ömürlü olamadı.
Fakat geride hâlen kendisini toparlamaya çalışan, patinaja düşmüş araç tekerleği gibi yerinde dönüp boşa zaman yitiren bir ülke, saf dilli ve temiz kalpli bir halk bırakmıştır.
Arnavut’un börek yemekten kafası çalışmaz diye pejoratif bir deyişi sıkça kendileri de tekrarlıyor; nitekim BUREK dükkânları adım başıdır, hasılı aç kalmanız mümkün değil.
İnsanları gerçekten saf, saf dilli, temiz kalpli…
Elbasan’da bir otele kendimizi yorgun argın attık; daha evvelinde Cura Bey buraya gelmiş olduğunu hatırlıyor, herhâlde rahat ederiz dedik.
Resepsiyondaki genç adamla İngilizcenin olmasa olmaz kısmıyla, bir iki basit kelimeyle galiba biraz anlaşıyoruz; anlaştık.
Hepimizi bir odaya soktu, arabesk süslemeli, abartılı bir oda, hani avizesinde şamdanlı mumların şıkırdadığı dekorlar vardır ya, işte öyle.
Ama Allah için tertemiz, lakin çift yataklı ve her yatak iki kişilik karı koca yatağı; yan yana…
Otelciye anlatmaya çalışıyorum, bizlere ayrı ayrı oda versin diye dil döküyorum; bön bön bakıyor.
Galiba bizleri topluca aynı yatağa sokmaya çalışacak.
Yahu biz evli değiliz, diyeceğim tuttu da sonradan aramızda şakası bile olduydu, günlerce gülümsetti bizi...
Diyeceğim şuncacık şey, Arnavutlar hem geçmiş yılların ezici ve insan aklını yok eden onca kahır dolu şeylerden ve hem de BUREK yemekten olacak, biraz zor anlaşılıyorlar, kendilerini epeyi zahmetle anlatıyorlar.

Birkaç güne sığan bu gezimizde her dükkânda durup BUREK yemekten, benim de aslına bakarsanız zaten pek çalışmayan aklım biraz bönleşmişti, buncacık şeyi yazmak için birkaç ay geçmesi gerekmiş gibi, işte şimdi, neredeyse üç ay sonra Ağustos ayını bekledim de yazdım; bilmem ki, iyi mi ettim!







Saturday, 28 October 2017

Sofya'da bir Heyûla


                                                          Sofya'da Bir Heyûla


Şehrin tarihine damgasını vurmuş bir bina var; devasa, hem tarihselliğiyle hem mimarisiyle...
Şehrin her yerinden görünsün istenmiş; belli...
Şehrin tam ortasına inşa edilmiş; bu da apaçık belli...
Şehrin bütün caddeleri oraya çıkıyor, çıkmasa bile uzanıyor, kesişiyor.
Şehir, Bulgaristan'ın Sofya'sıdır; Başkenti...
Şehir üzerindeki gri, hatta siyaha çalan gölgesini üzerinden atamamış, hatta diyebiliriz ki, atmak da istememiş.
Şehir galiba sırf kasvet ve kasavet bırakmak için kurulmuştur; Sofya'dır burası...


Sofya'ya giden gece treni, İstanbul'un Sirkeci Garı'ndan kalkmadı; artık oradan hiç tren kalkmıyor.
Biz, birkaç yolcuyu otobüsle İstanbul'un Halkalı semtindeki gar bile denilemez vaziyetindeki istasyonuna taşıdılar.
Sofya treninde 1.mevkinin kuşetli kompartmanındayım.
Tıngır mıngır gitmeye başladık. Vakit gece yarısına yaklaşmaktadır, hava limonata gibi ve tarifeye göre sabah Sofya'da olunacaktır.
Kompartmanda yanıma tek kişi yerleşti, Malezyalı bir gezgin delikanlı. Adını bir yerlere yazmış olmalıyım ama gel de bul şimdi; konuşkan biri, çenesi pırtı, habire onu bunu soruyor. Sonunda müsaade isteyip sırtımı döndüm, uzandım ve trenimiz Çorlu taraflarına geldiğinde velenseyi üstüme çekip uyudum; güyâ...
Uykunun en tatlı tarafında, bir saat bile geçmemiş olmalı ki, hoyrat bir kondüktör tarafından uyandırıldık, Edirne Kapıkule Gümrük Sahasına gelmişiz; hoş geldiniz, dediler.
Hoş bulduk, indirdiler, indik; sabaha karşının ayazında peronda biraz bekledik, kontrol vesaire...
Derken, tren lokomotif değiştirdi, Bulgar tarafının çufçuf'u geldi, bizi çekti. Sofya'ya kadar uyuması ne mümkündür, iki üç kez daha uyandırıldık, gümrük, polis, vergi memuru, belediye zabıtası, eskiden olsa belki Sovyet KGB ajanları...
Sabah Sofya'dayız...
Sofya Tren Garı şehir merkezine yürüme mesafesindedir; yürüdüm...
Kalacağım hosteli buldum, sevimsiz ama ucuz bir yer...
Zaten Sofya sevimsiz; onu da orada kalacağım, kaldığım üç gün boyunca öğreneceğim.
Hosteli, şehrin orasını burasını geçiyorum; anlatacak çok şeyi var ama şeker şerbet bir şeyi de yok!
Üzerimdeki sırt çantası yükünü bırakıp kahvaltı, kahve çay derken kendime gelip sokaklara çıktığımda Sofya'yı tanıması birkaç saati aldı. Fazlasına gerek göstermeyen, çabuk tarifeyle bitecek bir şehir...
Sofya'da asıl merak ettiğim yere gitmesi de zor olmayacaktır: Bulgaristan Komünist Partisi'ne ait bina...
Parti'nin buyruk yağdırıp kuyruğu idare ettiği zamanların meşhur binası...
Rus generali A.Dondukov caddesi ile I.Alexandre avenü arasındaki çapraza kurulmuş ve ana kapısı, o kimse artık, Todor Alexandrov caddesine bakıyor.
Bir ikizkenar üçgenin tabanından tepesine doğru inşa edilmiş, sanki...
Burası, Bulgaristan1945'de Georgi Dimitrov elindeki komünist güçlerin devleti ele geçirmesiyle, Sovyetler Birliği'ne ¨yoldaş¨ olduğu zamanlardan sonra, 1953 yılında Blochin adlı bir Rus mimarın gönyesinden çıkmıştır.
Bina masif bir yapı; heybetli...
Girişi eski Yunan Dor sütunları ve tapınaklarının mâbed mimarisine uygun tasarlanmış. Şehrin her yerinden görünsün, yoldaş olmaları istenen vatandaşlar bu mâbedi Sofya'nın neresine giderse gitsinler hep ensesinde, kulağın arkasında, tepesinde hissetsin diye tam da ortaya, oraya dikilmiş.
Ana partenon-girişin tepesinde bir direk var, direğin tepesinde şimdi bir şey yok! Paslı bir kule gibi duruyor...
Eskiden, 1990'da orası Sofyalılar tarafından ateşe verilip, cümle mahallelerin itfaiyesi gelip söndürene kadar Bulgaristan Komünist Partisi binasıydı ve bu direkte bir Kızıl Yıldız parlıyordu; geceleri ışıklı, gündüzleri kıpkırmızı...
Şimdi yerinde yeller esiyor.
Oradaki partinin eskileri çoktan rahmetli oldu, devam ettirenler ise Bulgaristan Sosyalist Partisi tabelası altında toplanıp orada minder eskitiyorlar.
Oraya da gittim, dev bir bina, kapıda bir bekçi var, Orhan Kemal'in Murtaza'sı gibi, ukala ve sarsak bir şey. Her şeye, ota böceğe yasak demeye pek alışmış, parmak sallayıp beni kovaladı; içeri giremedim.
Sofya'nın anlatılacak pek bir şeyi yok, komünizm dönemi tarihinin şu masalsı binası dışında...
Kadınları bıyıklı, kaşları çatık ve bitişik, dahası bakımsız. 
İnsanları yamuk yumuk olan ve belediyenin ihalesini bekleyen kaldırımlara tükürmüyor; en güzel yanı da bu...
Biz Komünist Parti binasına dönelim; asıl mevzu orada...
Şehrin insanları, hemşehriler bu binayı sabah akşam görsünler, karşısında titresinler, bir tapınağa bakar gibi hûşu içinde kalsınlar diye şehir planında en bilinen caddelerin tam ortasına konulmuş; Sofya'nın bana kalırsa anlatılacak tek yanı bu...
Bulgaristan Komünist Partisi bununla yetinmeyip bir de UFO benzeri bir parti merkezi kurmuştur, dağın tepesinde...
Parti'yi bir tapınak gibi, Olympos tanrılarına yakışır biçimde dağ tepesine kurmuşlar...
19.yüzyılın Bulgar isyancılarından, elbette Osmanlı'ya karşı isyan eden Bulgar milliyetçisi Hacı Dimitri [Hadzhi Dimitr] 1868'de Osmanlı-Türk kuvvetlerine karşı son savaşı Buzluca Dağında, Bulgarca yazarsak Buzludzha'da verir; yenik düşer isyancılarıyla birlikte...
Tepe o vakitten beri Bulgar milliyetçiliğinin bir sembolüdür.

Buzluca Dağı Sofya'nın iki saatlik araba sürüşüyle doğusuna düşer; epeyi uzak...
Lakin bir UFO binası görmek isterseniz, gidiniz.
Bulgar Komünist Partisi bir popülizm örneği göstererek, burayı, Buzluca'yı partinin genel merkezine çevirmeye çoktan karar vermiştir ve 1970'lerde inşaat başlar.
On yıl sonra, 1981'de UFO benzeri bir bina, yanında tepesinde kızıl yıldız olan bir kule, dağın zirvesine dikilir.
Bugünün değerleriyle 75 milyon Dolara malolduğu söylenir; bize ne, cebimizden çıkmadı ya!
Şimdi müzeleşmiştir.
Euro Çevresinde para darlığı çeken Bulgar ekonomisinin altından kalkamayacağı bir renovasyon istiyor orası... Sağı solu çoktan dökülmeye başladı.
Sonra yaparız diyorlar ve bina, tonlarca kübik beton yığını olarak bir başka hayalet biçimiyle zirvede, dışarıdan bakanlara korku veriyor.
Korku İmparatorluklarının istediği bir bina burası!
Al götür, Kuzey Kore'ye taşı, satıver mesela; bunlara işletmeci zekâsı lazım...
Benim de aklım ermez ya, laf olsun torba dolsun diye ediyorum işte...

Gidin demem oralara ama giderseniz de aklınızda olsun dedim ve yazdım; iyi mi ettim bilmem!

Monday, 22 May 2017






Bu Göl İznik Gölüdür...


Okul bitmiş, mezun olanlar çil yavrusu gibi dağılmıştık; bir daha, topla toplayabilirsen...
Hepi topu, şuncacığımız, yüz kişi bile sayılamazdık.
Edebiyat Şubesi yoklamasından bilirim, kırk kişi ya var ya yoktuk.
Fencilerin fennî sayımı da bir o kadar olsa gerek; al birini vur ötekine...
Desenize, seksen öğrenciydik.
Liseyi bitireli, 41 küsur, şu kadar yıl olmuş.
Kırk bir yıla neler sığmaz, neler!
Orhangazi Lisesi ilk mezunlarının, diplomalarını alıp hurraa diye dağıldıkları hayat seksen tane farklı caddeye çıktı, herkes kendini bir caddede buldu, kendine bir cadde buldu...
O caddelerde bir sürü kavşaklar oldu, yaya geçitlerine park edip kalanı, lastiği patlayanı, U dönüşü mecburiyetine uğrayanı, çıkmaz sokağa saplanıp kalanı, meydanlara açılan geniş caddelerde gezineni de görüldü; hayat bu, hep böyle olur...
Liseden kayıplarımız da vardı; hiç olmaz mı!
Unutulmaz bir isim geliyor hemen aklıma: Yüzü hep gülen, hatta daha sonraları çizgi-film kahramanı, Alp Dağlarının yalın ayak dolaşan çoban kızı Heidi'ye benzetip durduğum Sevil Sarıoğlu'nu, 17 Ağustos depreminde kaybettik.
Başka isimler de var, yoklama listesinden eksilen...
Biz, öyle, yoklamasını başka yerlerde yaptırıp hayatlarımızı eskitirken, caddelerinde gezindiğimiz hayatın tuhaf bir kavşak noktası varmış da meğer biz orada buluşacakmışız.

*******
Bir süre evvel, mezunlardan Mehmet Tuna'nın girişimiyle bir facebook sayfası kurulmuştu; kısa zamanda 87 üyeye ulaştı.
Bakın, demek yanılmamışım, işte o kadardık...
Mehmet Tuna uslu durmadı, tuttu bizleri çağırdı, İznik Gölü'nün meşhur kıyı restaurantı, göl meyhanesi Rahmi Baba'da toplamaya azmetti; söz dinleriz, toplandık.
Rahmi Baba evlâdiyelik bir isim; babadan oğula, hem de yine okul arkadaşımız Ferhat'ın eline geçmiştir...
Gördüğünüz gibi insanın meyhaneci arkadaşı da olmalı; evelallah bizim var...
Türk musikisinden bir güfte imdada yetişir:

¨Ey hayat döndün nihayet sen de bir virâneye
Ben nasıl ah eyleyip düşmem reh-i meyhaneye...¨

Şimdi meyhanede değilsek de birazcık öyle sayılır...
Geçen cumartesilerden birisindeyiz, oradan buradan sökün edilmiştir, herkes bir yerlerden toplanıp gelmiştir. İznik Gölü kenarındayız.
Şerbet gibi bir hava, say ki limonata...
Göl ise sakin, tıpkı Nâzım'ın dediği gibidir:

¨Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.¨

Bize gelince, otuz iki kişiyiz ki, orada toplanmışız...
Üç hocamız da bize ¨mülâki¨ olmuş, katılmışlardır, bizi yalnız bırakmayacaklardır:
Fizik hocamız ta İzmir'den kalkıp geliyor; Hasan Şahin hocamız...
Az üzmedim ben hocamı, ama asıl kabahatli Selçuk Cansızoğlu'dur; ben masumum...
Ders notlarım 40 dereceyi bulmazsa rahat etmez görünen hararetini almış derece gibi hep yüksektir ama gelgelelim haylazlığa doymamışız.

Hasan Beyin karşısında hatırlıyorum da bilmezden geliyorum; Edebiyatçı Baysal hoca öğretmişti, buna Divan Şiirinde Tecahül-ü Ârif derler...
Hasan hocamla sarılışıyoruz...
Hay, sen çok yaşa Hasan hocam...
Sonra Edebiyat dersi hocamız Mehmet Baysal ve sevgili eşi, bir genç kız gibi yerinde dur[a]madan, gece boyunca o masa senin bu sandalye benim hep dolaşıp gönül alan ve eşini kolundan tuttuğu gibi dansa kaldıran Nihâl Nilgün Hanım; Almanca hocamız...
Onlar da İstanbul'dan gelmekteler; ben de öyle...

*******


Böyle gecikmeli buluşmaların hafıza tazelemeye ait seansları epeyi uzayacaktır; arada hatırlanamayan isimler, tarihleri yerli yerini bulamayan hadiseler, karışan mekânlar, zamanlar...
Zaten bir bakıma sınıf buluşmaları, hafızada karışmış fotoğrafların albümde yerli yerine oturtulmasından başkası değildir.
Ben, mesela, Ülker [Dudu] Doğanay'ın adını çıkaramayıp karşısında terledim; ne hicapâver bir durumdu...
Allahtan Ülker neşeli kızdır ve bunca sene sonra eski güleçliğini bırakmak şu yana dursun, artırmış bile; eşi Mehmet'in yanında bana güldü durdu...
Ama rica ederim, hakkımı yemeyiniz ki, Ömür Akbaba'yı, Aysel Akıncı'yı, Sonay Kaya'yı, Ayşe Yılmaz'ı, Semra Karan'ı, Hasibe Gemici'yi, Ayten Kılınç ve Sema Ersöz'ü tek tek adlarıyla söyleyiverdim.
Gelmeyenlere, katılmayanlara n'apmalı, ah ne etmeli?
Fatma Yıldırımlı, mesela, yoklama kaçağıydı....
Beylerden bahsetmediğime siz aldırmayınız, şimdi boy sırasına soksam,
Ertan'dan başlayacağız santimetre santimetre aşağı ineceğiz; Dalton kardeşler gibi hizaya gel, enseye bak vaziyetinde sıra olacağız...
Nail İçli yoktu ama hocalık eden Mehmet Erkoç oradaydı; sonra Mehmet Doğanay, Ertan Sevinç, Nihat Özdemir, Sedat Öz, Sedat Oruç, İstikbal Yörükul, Hüseyin Cevizlidere, Mahir Özgül, tabii ki grubun öncüsü Mehmet Tuna... 
Ve ben yazarınız Mahmut efendi...
Hiç kuşkusuz, İbrahim Gülbeycan'sız eksik kaldık; katılamadı...
Avustralya'da bulunan Selçuk Cansızoğlu kendisini cep telefonu üzerinden video bağlantısıyla olsun hatırlatacaktı...

************

Mehmet Baysal hocam anlatıyor, benden bahsediyor:
¨Benden hep dokuz, on alırdı. Ben vermezdim, o alırdı...¨
Baysal hocanın Türkçe titizliği meşhurdur, gerçekten not cimrisidir söz konusu Türkçe ve dil bilimi oldu mu...
Kırk yıl öncesinin Çalı Kuşu talebesi oluveriyorum birden; 1067 Mahmut...
Pır pııır edip uçasım var...
Tekrar not almış gibiyim.


Bunca sınavdan geçtik bugüne değin, hep aynı heyecan...
Hâlen de öyledir, zaten sınavsız hayat olmaz.
İznik Gölü kenarından, bir kez daha Edebiyat, Kompozisyon ve Türkçe dersinden 10 çekerek sınavdan çıkmış gibi gönül rahatlığıyla ayrılacağım.
Beni Yalova sapağında gece yarısını epeyi geçmişken, neredeyse sahur zamanıydı, karşılayacak kuzenime teslim etmek üzere Nilgün ve Mehmet hocalarımın otomobiline biniyorum; Yalova'da, bir sonraki seneye sözleşip vedalaşarak iniyorum.
Gece devam ediyor...
Ve işte bu Gece, bir marifet gösterip, büyük kararların arefesinde insanı kaplayan tarifi zor bir heyecan gibi içimdeki tüm yılgınlıkları sanki silivermiştir.
Taksitle verseler dünyayı satın alacak bir ruh hâli üstümdedir; hayırdır inşallah...
Zannederim ki, ¨eski dostlarımızla sohbetimiz ebediyete kadar sürecektir.¨
Yani, Latin şairi Ovidius'un dediği gibi, Hoc mihi conloquium tecum manebit!
Haydi gerçekçi olalım, ebediyet biraz fazla uzun geldiyse, hani, en azından gelecek seneye kadar, aynı yerde aynı tarihte; Rahmi Baba'da...



Tuesday, 19 April 2016

In the Footsteps of the Suffragettes

100 years ago on April 19, 1916 women in Alberta earned the right to vote (in the Provincial elections). A full century later, I get to join a group of wonderful women who will remember and honour the brave Canadian Suffragettes with a special ceremony at the Alberta Legislature. As you can imagine, I am just overjoyed to be invited to this tea party!


You see,  I just became a Canadian citizen earlier on March 2016. I am originally from Turkey: A country where the path for the women's rights movement was very different than Canada. Women in Turkey didn't need to organize "Pink Teas*" to plan for their strategies to push for gender equality. In a predominantly muslim country, they were simply granted those rights by a visionary leader, named Mustafa Kemal Ataturk. The "civil code" enacted by the Turkish Parliament in 1926 included great provisions towards gender equality and full voting rights soon followed in 1934. That is when ALL women, representing an ethnic/religious minority or not, earned the right to vote and be elected to office in my home country.

Now as I get ready to join more than 100 women at the Rotunda for a Tea Party, and later a smaller group of women at the Gallery as guests of the Honourable Robert Wanner, Speaker of the Alberta Legislature, I am happy to call Canada "my new home" and honoured to celebrate MY newly earned right to vote in Canadian elections at such a special occasion.

I spent the last few days researching and reading on the internet so I could learn more about the great leaders of the Suffrage Movement, like Emily Murphy, Nellie McClung, Henrietta Muir Edwards, Louise McKinney, and Irene Parlby. The more I read the more I am inspired by their struggles and determination.

I am sure these "Famous 5" ladies have inspired many women before me. As I walk up the stairs of the Legislature on April 19, together with some wonderful women from all walks of political and social life in Alberta, I will remember one of the trademark quotes of Emily Murphy:
“Whenever I don’t know whether to fight or not, I fight.”


I will continue to fight for a more inclusive, better world where we will hopefully put aside religious, ethic, and cultural divides one day, and simply work on being better humans!

*For a short video that gives more information about the Famous 5, and their pursuit in getting women to be recognized as "persons" visit https://vimeo.com/150376397




UPDATE: I had written the above post before the event. Here are a few more photos from the event. We had a busy morning at the legislature setting up the display and the tea tables.  Thanks to Lee Craig (who had thought of every detail about the display) and her friend Wes, we were able to get the display ready before the event started upstairs at the Rotunda.


Honourable Robert Wanner, Speaker of the Alberta Legislature hosted the event and we had wonderful speakers who inspired us by their speeches.







A separate but complimenting event took place outside at the Legislature steps immediately following our Tea Party. Almost 200 women got together to reenact the photo of women from 100 years ago. Premier Rachel Notley was there along with the Status of Women Minister babywearing her son.

Other organizers and I, from Our Vote Edmonton group couldn't go out for the large group photo shoot because we were worried that we wouldn't have enough time to clear through security to make it in time for our recognition at the Gallery during the Question and Answer period.

 I was delighted that 5 other wonderful Turkish women could join me on this special day. Our group needed volunteers for the day of the event, and Ozlem Erzen Demirer, Funda Saldıran, Emine Suleymanoglu, Idil Poturoglu and Pelin Kıvrıkoglu were there to help.

At the end of the day a few of the event we were tired but very proud.

A great shout out goes to  Gail Gravelines for coming up with the idea for the event and for organizers like Susanne Goshko, Kristy Kritters, and Lee Craig for making this happen.

There were many other great ladies I met at the photo shoot last week. So, there were a lot more brains and sweat behind the event.

Finally, I do have to give a shout out to Mark Hughes, who was gracious to take the beautiful photos of the Our Vote Edmonton team. Here's his Facebook page in case anyone ever wants to work with a great photographer.

https://www.facebook.com/mark.hughes.7564?fref=ts







Sunday, 17 April 2016



Romancılığa, edebiyata, yazmaya devam!


Çok Okuyan Basri'nin ÜÇÜZLERi oldu... 
Yahut bir başka deyişle, Zümrüt Saygı'nın Bodrum Baskısı'nda yazdığı gibi, Mahmut ŞENOL romanlarını ÜÇLEDİ...

2005 tarihli romanı Çerkes Âdil Paşanın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayıncılıktan okura ulaşmıştı.


Ardından, birkaç yıl geçince Capon Çayevi başlıklı bir roman daha Ayrıntı yayınları tarafından basıldı, okurun ayağına kadar geldi.

Bunlara Mahmudiye Üçlemesi adını veriyordu, ama 3.kitap ortada yoktu; demek geleceği, yolda olduğu, yola çıktığı haber verilmekteydi.

Nihayet Dalkavuk Hanım başlıklı son romanı, Mahmut Şenol'un onuncu kitabı, ALFA yayıncılık grubu tarafından basıldı ve peşinde eski romanlarından, yukarıda başlıkları zikredilen diğerlerinin de ikinci baskıları yapılacaktı. Yeni kapak, gözden geçirilmiş son baskısıyla yazarını da memnun eden bir çalışma ortaya çıktı.

Şimdi Basri'ye sorarsanız, mahlasının asıl sahibi Mahmut Şenol'un yeni romanına başlaması için önünde engel kalmamıştır. 
Zira biri ortaya çıkmadan diğerine başlayamaz durumdaki romancı taifesindendir, Mahmut efendi...

                   Yeni romanın tasarlanan adı, Cüce Ramiz olacak; bu kadar ipucu yeter!








Wednesday, 23 September 2015

Hoca #AKPninYalanlarına yalan katmaya devam ediyor!

Yine ihmal ettik bizim Fatoş'la Basri blog sayfalarını. Ben en iyisi romantik çağrıları bırakıp AKP'nin her alanda olduğu gibi ekonomi konusunda da halka söylediği yalanları ifşa etmeye devam edeyim.

Biz 7 Haziran'dan beri gelen şehit haberlerine milletçe ağlayaduralım, her geçen gün alarm zilleri veren ekonomi konusunda AKP'li kurmaylar her zaman olduğu gibi milleti kandırmaya devam ediyorlar.

Seçim öncesi canlı yayında Başbakan Ahmet Davutoğlu "90'lı yıllarda dünya büyürken biz küçülüyorduk, şimdi dünya küçülürken biz büyüyoruz" şeklinde beyanat vermiş.. Halkına hemen hemen her konuda yalan söyleyen bu partinin, başındaki bu akademisyen Hoca'nın AKP'nin yalanlarına yalan katmaya devam etmesine şaşırmadım ama bu kadar da alenen yalan söylenmez ki...İşte AKP'nin elde ettiği büyüme rakamları ile ilgili gerçekler:


AKP's New PM Continues Lies about the State of Turkish Economy

It's not the first time AKP Officials have lied to Turkish voters about the state of the Turkish economy, but it looks like the new PM of Turkey, Ahmet Davutoglu, will continue to sell snake oil to voters when it comes to the economy. 

It is true that the Turkish economy had outperformed growth in world GDP in the first few years AKP came to power. Although it wasn't necessarily new for the Turkish economy to benefit from the general growth trends of the world economy, and at times outperform it, AKP's PR machine was very successful in its early years when it came to attributing that success to AKP's economic miracle.

Such a miracle is clearly non-existent nowadays, but AKP PM continues to paint a pretty picture, even when it means blatantly lying to the Turkish voters. 

In a recent TV interview shortly before the June 7th elections, Turkish PM claimed that "in the 90s Turkish economy was shrinking while the world economy grew" and further stipulated that "nowadays Turkish economy is growing while the world economy is shrinking."

The problem with that statement is that it's simply NOT TRUE. Here's the truth about the Turkish economy Erdogan and Davutoglu is successfully hiding from the Turkish public, as everyone's focus shifted to the recent terrorist attacks.